Ölümden bahsetmek ya da ölümü düşünüp durmak bir çeşit obsesyon mu? Bilmiyorum ki... Yine de obsesif bir yapıya sahip olduğumu söyleyebilirim,bazen...
Yine de, ne dersem diyeyim, ölümü çok fazla düşünüyorum yüksek sesle söylemesem de ,dile getirmesem de hiç, çok fazla düşünüyorum. Hemen bir kaç dakika sonra ölebilmeyi de altmış yıl sonra ölebilmeyi de çok fazla düşünüyorum. Genelde ikisi arasında pek fazla seçim yapamıyorum aslında. Hangisi daha iyi kim söyleyebilir ki? Düşünüyorum huzurlu anılarımı, içimde sarı renklerle işaretlenmiş, turuncu pastel boyalarla daireler içine alınmış,kırmızı ve mavi keçeli kalemlerle boyanmış hatıralarımı, bir noktada siyah bir pilot kalem komşunun arsız çocuğunun eline geçmiş de üzerlerini umarsızca çiziyormuş gibi... Yediğim eriklerin daha dişlerime o garip hissi verdiğinin farkına varamadan dişlerimi elime alıyorum, kırılıyorlar...
Bana ölünce geride kalanların acısından bahsediyorlar; bunu daha da fazla düşünüyorum. Acımasızlık? Bunu da bilmiyorum. Yansıtabileceğim kadar merhamet görmedim hiç etrafta, ama yaratabildiğim kadarını yaratmaya çalıştım,bunu biliyorum.
Çok değil bir kaç ay evvel bir arkadaşım birkaç kat yüksekten kendini yerdeki taşla buluşturmaya karar verdiğinde daha da fazla düşündüm. Onu değil,seçimini değil, kızgınlığımı,üzüntümü falan değil. Kendimi düşündüm, bencilce kendimi düşündüm. Ben yapabilir miydim diye düşündüm. Eğer hayat daha da zor gelse,bundan daha da fazlası olabilecekse, ben yapabilir miydim aynısını? Cevabı veremedim. Gerçekten hep ayağa kalkmak, hep taş gibi sert olmak bu kadar önemli mi? Ayağa kalkmaya çalışırken neler kaybediyoruz? Sadece çok büyük taşaklarımız varmış gibi gösterebilmek için kendimizden neler veriyoruz? Amacı düşünürken, bizi götüren yollardaki yabancıların yüzleri bir bir silinip gidince aslında neleri feda ediyoruz?
Belki de daha önce söylediğim gibi, gerçekten öldüm daha önce,biyolojik olarak değil.
Çok düşündüm, dakikalar,saatler,günler boyu belki. Tadabildiğim tek şey boyumun yetmediği ağaçlardan düşen çürük meyveler de olsa, yeni bir şeylerin tadını aramak ne kadar doğru bilmiyorum ama tek yaptığım bu. Daha ne kadar dayanabilirim, kestiremiyorum açıkçası...
Ama bildiğim bir şey var.
Ölmek istemiyorum, henüz ilk gerçek kahkahamı atmadan ölmek istemiyorum, hayatın karşısında pantolonumu indirip ona kıçımla gülmeden ölmek istemiyorum, komşunun arsız çocuğunun kıçına tekmeyi atıp annemden azar yemeden ölmek istemiyorum, güneşi görmeden ölmek istemiyorum, ağaçlara tırmanamadan ölmek istemiyorum, gerçekten kavgaya giremeden henüz bu arkamdan gelen sinsi darbelerle ölmek istemiyorum, savaşmadan ölmek istemiyorum, savaşı değil belki ama bir kez bile olsa çatışmayı kazanmadan ölmek istemiyorum, mutsuz bir rüyanın tam ortasında uykumda ölmek istemiyorum, belki buruşarak değil ama aşınmadan ölmek istemiyorum.
Şimdi ölmek istemiyorum.
Kolumdaki güç, kalbimdeki sevgi, içimdeki inanç, ciğerimdeki nefes,kafamdaki sözler,dilimdeki cümleler bitmeden.
Salı, Haziran 23, 2009
Her Şey Bitmeden
Yazıp yazıp da "ben yazmadım ki eheheh" diyen;
Ace
@
06:04
Cumartesi, Haziran 20, 2009
Karanlık Çöktüğünde
Gerçekten,ben gerçekten ne zaman öldüm? Biyolojik ölüm saatimi sormuyorum, ben ne zaman öldüm? Okul sıralarında mı? Mikrofona sarılıp ilk kez bağırdığımda mı? Çelik tellere var gücümle vururken ellerim acıdığında mı? Kitaplarımı okuduktan sonra mı? Benden büyük bir bedenin bana sarf ettiği,bağırdığı,haykırdığı anlamsız sözleri duyduktan sonra mı? Tavandaki ipe bakarken içimdeki korkuyu dinlerken mi? Ben ne zaman öldüm? Ben ne zaman öldüm? Ben gerçekten ne zaman öldüm?
Saydığım günler saymak üzere olduklarımın birer parçası olmadan hemen evvel, her şeyim birbirine karışmadan bir önce...
Ben hayaller kurmaya başlarken tam... Birileri gelsin ve bu hayalleri buradan alsın.
Her sabah ölüp her gece tekrar dirilirken metaforlar ve alaycı sözlerin tam ortasında içimden geçen kör bakışlı,kem gözlü öfke ve umutsuzluk topluluğu benimle yok olsun isterdim. Zor öğrendim kendim yaratmadığım şeylerin benimle son bulmadığını...
Kontrolü kaybettiğim an okul sıralarım nerdeydi? Bana o ağızlar dolusu sözleri bağıranlar neredeydi? Kitaplarım neredeydi? Kucaklar dolusu sevgilerinize, bulutlar ve güneş ışıkları dolu huzur anlarınıza, dudaklar dolusu gülüşlerinize benim üzerimden kavuşmayı beklerken zaten bunları kendi kendinize yitirdiğinizin hiç mi farkına varmadınız?
O albümü kaset çalara takıp, sesi de sonuna kadar açtığımı hatırlıyorum...
Sonra,çok sonra, karanlık çöktüğünde; sadece çöktüm,parçalandım ve ağlamaya başladım.
İnandım aslında biliyor musun? Fena halde inandım. Birileri gelsin ve bu hayalleri buradan alsın. Kalbimin atmakta olduğu vücuduma ve acınası derecede küçük,küçücük varoluşuma çok büyük ve yüce geliyorlar.
Yazıp yazıp da "ben yazmadım ki eheheh" diyen;
Ace
@
06:15
Çarşamba, Mayıs 27, 2009
Ellerim
Ellerim, varoluşumun vazgeçilmez parçaları.
Bu ellerle yarattım,hayat verdim, dokundum değiştirdim; müziğe şekil verdim.
Bu ellerle düşündüm, toparlandım, döküldüm, kalem tuttum.
Bu ellerle kendi sonumu,yeniden doğuşumu,yaşamımı şekillendirdim.
Bu ellerle dokundum,hissettim, içime çektim, ittirdim.
Bu ellerle tuttum,bıraktım,kırdım, yapıştırdım.
Bu ellere soğukta nefesimi verdim, bu ellerle soğukta nefes olmaya çalıştım.
Yeri geldiğinde bu elleri kırmaya,durdurmaya çalıştılar. Başarılı oldukları da oldu.
Onları asla istediğim gibi kullanamadığım zamanlar gibi tıpkı.
Bu ellere bir gün silah tutuşturmaya kalkacaklar, ateş etsinler diye, yaşamlara son versinler diye, yine sadece bu ellerle bunu sonuna kadar, kaçabildiğim yere kadar reddedeceğim.
Zamanı geldiğinde bu ellerle bir yaşam yaratacağım, ona da kendi ellerini vereceğim.
Dokunsun,değiştirsin, daha da iyi bir yer yaratsın diye.
Yeri geldiğinde bu ellerle uzanan bir el olacağım bana ihtiyacı olan insanlar için.
Bazıları için umut, bazıları için coşku, kimileri için de, kim bilir, belki de bir kabus olacağım; yalnızca bu ellerle.
Bazen yalnızca veda eden bir el, bazen uzak bir hatırayı çağrıştıran bir tını, bazen de omuzda duran destek olacağım.
Yazıp yazıp da "ben yazmadım ki eheheh" diyen;
Ace
@
09:19
Salı, Mart 31, 2009
Yedi Farklı Ses,İki Kanat ve Milyonlarca Düşünce Demeti
Kanatlarım olduğunu fark ettiğimde tam olarak 10 yaşımdaydım. Buna fark etmekten çok, şüphelenmek de diyebiliriz pek tabi. Zira gerçek anlamda fark etmem daha sonraya denk geliyor ki ona da geleceğim. İlk başlarda sadece bir his vardı sanırım. Kaşıntı? Acı? Sırtımda? Göğsümde? Başımda? Bilmiyorum. Ama 10 yaşımdaydım,adım gibi eminim. Adım demişken? Hiç kendi adını düşündün mü? "Cenk" diye düşününce örneğin milyonlarca korelasyon dolusu yol ve düşünce oluşuyor kafamın içinde. Bu isme sahibim, bu gözlerin gerisinden dünyayı izliyorum ve bu ciğerlerle tüketiyorum dünyayı. "Cenk", başka bir şey de olabilirdi ama "Cenk". Sen busun işte,adın kadarsın ve buna karar vermek de sana düşmüyor, sen busun; o ismin arkasından dünyaya bakıp, o isimle dünyaya iz bırakıyorsun gibi şeyler düşünürken, o düşünce demetini izlemekten vazgeçip kendime dönüyorum. Tam 10 yaşımdan beri belirli aralıklarla hep bunu düşünüyorum. Cenk. Başka bir isim, başka birisi de olabilirdi, ama Cenk, ve kanatlarım olduğunu fark ettiğimde 10 yaşımdaydım, üzerimde hala mavi önlük vardı.
Onüçüme gelene kadar çok fazla düştüm ama hiç birisi o kadar da yüksekten değildi. Ve trapeze çıkan o sirk cambazlarının kullandığı ağlar hep geriliydi altımda. Ama onüçümde sanırım, boşluğa doğru kafa üstü düştüm ve süzüldüm. Düşmek ve süzülmek derken; 9.81 metre bölü saniye kare yerçekimi ivmesi olan bir yerde düşmek başınıza kötü işler açıyor genelde. Düşeceksiniz ayda düşün ve vurulacaksanız bir hastanenin içinde vurulun ki bunun konumuzla hiç bir ilgisi yok, Hugh Laurie'ye ithafen söylemek istedim,neyse. Düştüm ve süzüldüm. Yerçekimi normaldi, düşüş anormaldi,ani olmuştu gibi geldi ama hiç öyle değildi aslında geri dönüp düşününce. Tek anomali şuydu aslında; düşmeye mahkumsanız ve düşmeye alışmışsanız hiç bir düşüş anormal gelmiyor. Örneğin profesyonel bir paraşütçü olsam,uçaktan atlamaktan sıkılırdım sanırım ki bundan sıkılabileceğimi hayal bile edemiyorum. Bu da bana eski bir animasyonu hatırlatıyor. Elinde tüfek olan bir adam bembeyaz bir yerde bulur kendini, elindeki silahı ve boşluğun ortasında olan bir televizyonla. Televizyondaki adam sürekli konuşuyor. Adam dinlemekten sıkılıp yürümeye başlıyor. Dayanamayacak kadar sıkılınca silahıyla kafasına ateş ediyor,ölüyor ve yine aynı beyaz boşlukta diriliyor. Aynı televizyonun yanında. Defalarca aynı çevrimi tekrarlayıp aynı yere geri dönüyor. En sonunda yeter artık deyip televizyona ateş ediyor ve hiç bir şey olmadığını görünce televizyonu da kaybettiğini anlayıp ağlamaya başlıyor. Çıkış yok,üzgünüm dostum.
Onaltı. Mükemmel bir sayıdır ve nedense hep kafamda açık yeşil rengi çağrıştırıyor. Tıpkı onsekizin kahverengi, onun kırmızı ve yedinin siyah olduğu gibi. Ya da dokuz lacivert, oniki beyaz,onbir sarı. Ama onaltı açık yeşil, her zaman. Nedenini bilmiyorum,sadece renklerle sayıları öğrendiğim günden beri böyle. Hayatımın açık yeşil yılına geldiğim o zamanların yavaş yavaş onyedi olan koyu renklere çaldığı günlere doğru çocukluğumdan beri üzerime bir miras gibi kalmış olan o duyguya anlamlar yükleyebiliyordum artık. Hala süzülmekte güçlükler çekiyordum, hiç göremedim onları,şekillerini kafamda canladırabiliyordum ama asla kesin bir fikrim yoktu. Renkleri beyaz mıydı? Kızıl mıydı? Bana kalsa ağaşıya doğru kıvrımlı ve uzun olmalarını isterdim, siyah ve kızıl renkli. Ama hiç bir fikrim yok,üzgünüm... Kanatlarımın olduğunu bilmekse düşündüğümün aksine hiç bir işime yaramadı. Daha sık kaybolmaya başladım. Hatırlıyorum da ben altı yaşlarımdayken babamla pazara giderdik. Ben her seferinde kaybolurdum neredeyse. Hep oyuncakçının önünde veya balıkçının çeşmesinin yanında bulurdu babam beni. Başımı okşayıp oyuncak falan alırdı sanırım. Konumuzla bir ilgisi olup olmadığından emin değilim, kaybolmak dediğim vakit hatırladım. Kanatlarımın orda olduğu ortaya çıkınca uçmamı istediler benden. İtiraf etmek zorundayım, çok zordu. Hiç anlatamadım işlerin öyle yürümediğini. Onların da anlamaya pek iştahı yoktu ya. Koşmaya başladım, koştum, daha hızlı koştum... Tam uca geldiğimde son gücümle sıçrayıp bıraktım kendimi. Rüzgar saçlarıma çarptı, gözlerim sulandı. Kendimi zorladım. Yerçekimi inanılmaz bir şey. Tam ağzımdan burnumdan kanlar akarken Golden brown çalıyordu Stranglers'dan. Hiç anlatamamıştım işlerin böyle yürümediğini. Kanın tadını da hayatım boyunca sevemedim.
Kendimi toparlayabildiğim zamanlar oldu, toparlayamadığım zamanlar da. Ama sanırım ki hiç bir zaman tam olarak iyileşemedim, kanatlarıma da asla güvenemedim. Düştüğüm yerin de neresi olduğuyla ilgili hiç bir fikrim yoktu. Bu yüzden açık yeşilden sonraki sayılara bir renk yükleyemiyorum nedense. Beynimin içinde tamamıyla boş ve anlamsızlar. On sekize kadar belki ki emin olmasam da onun ne renk olduğunu belirtmiştim.
Neresi olduğunu bilmediğim bu gri renkli koridorlarda dolaşırken bir yabancıya rastladım. Dizlerini göğsüne doğru çekmiş oturuyordu öylece. Bana bambaşka bir olguyu öğretti. Yıllardır tam orada olan, ama bir türlü farkına varamadığım olguyu. Ve bazı insanların yarı-tanrı diye basitçe adlandırılabilecek statüye geldiğini gösterdi bana. Buradan gerisinde o gri koridorlarda yürürken kafamın içinde sürekli 7 farklı sesten oluşan bir diziler topluluğu vardı. Buna da siz müzik diyorsunuz sanırım.
Müzik ve insan. Öncelikle anatomi ve biraz da nöroloji. Müziği duyduğunuz an duyu korteksimiz uyarılır ve yorumlarız. Daha sonra da anlamlandırırız. Eğer bizde bir şeyler çağrıştırıyor ve hatırlatıyorsa bu duyguları ve olguları çağrıştırır (bilimsel olmam gerekirse hipokampüs uyarılır). Eğer bize hitap ediyorsa ödül merkezimiz uyarılır. Ama bityeniği şurada; eğer dinlediğiniz şeyi oluşturan sizseniz tatmin duygusu eklenir karışıma. Bilinçsizlik ve yoğun dikkat. Bilimsel olarak orgazmdan farkı yok. Ve Dr. Mihaly Csikszentmihalyi gibi enteresan bir ismi olan adamın dediği gibi, bu şekilde geçen bir yaşam, yaşamaya değerdir. Üzerinde altı tane metal tel olan bir tahta parçasına dokunmaya başlarsınız, başka birisi sizinle eş zamanlı olarak iki tane tahta parçasını plastik ve metal yığınlarına vurmaya başlar, bir başkası sadece bağırıyordur. Bilinçsizlik ve yoğun dikkat. Yüzlerce insan bunu dinlerken aynı zamanlarda siz olmaya çalışıyorsa, empatik sinirleri aracılığıyla sizin gözlerinizden görüyorsa dünyayı; kanatlarınız olduğunu bilirsiniz. Sanat asla büyük paraların döndüğü bir sektörün içinde zevk düşkünü pezevenklerin yan gelip yatarak sadece parası yeten insanların ihtiyaçlarını karşıladığı bir olgu değildir. Zevk düşkünü pezevenkler lafı hoşuma da gitse, böyle olduğunu düşünmüyorum. Nöroloji bitti.
O düşüşte kanatlarımı kaybettiğimi sandım. Ama yanılmıştım aslında. Kaybettiğim şey kanatlarım değil, bilindik yollardı. O düşüşte kanatlarımın neler yapamayacağını öğrendim. Kendi yapabildiklerimi öğrenmek ise yalnızca ek bir ödüldü sanırım.
Ne anlatmaya çalıştım? Gençlik sorunlarımı mı? Metaforik örneklemeler yaparak yazdığım denemelerin bir diğeri miydi bu? Ya da müziğin veya sanatın hayatımdaki önemi konulu bir başka yazı mıydı? Boşversene. Yargıya gerek yok,yargıca da,sözlere de. Bu yalnızca bir algı problemi. Kanatlarım olduğunu ilk fark ettiğimde 10 yaşımdaydım. Onları kullanamayıp kırılınca biraz daha fazla. Kullanmaya başladığımda buralarda olmayacağım.
Yazıp yazıp da "ben yazmadım ki eheheh" diyen;
Ace
@
04:21
