John Frusciante yok ama olsun, Flea var. Saygılar.
Karanlıktan gelen bir ses, gölgelerden yansıyan bir karanlık sadece buradaki, o kadar...
Cuma, Ağustos 19, 2011
Lipstick Junkie
John Frusciante yok ama olsun, Flea var. Saygılar.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
im with you,
red hot chili peppers,
the adventures of raindance maggie
Çarşamba, Ağustos 17, 2011
Battle is in My Hand
Bir şey oldu.
Ben iyiyim.
Hadi biraz gitar çalalım, biraz yol gezelim, şarkılar söyleyelim, sevişelim biraz, sevdiğimiz yemeklerden yiyelim, içkilerden içelim, sevdiğimiz replikleri ya da paragrafları ezberden söyleyiverelim, n'olacak?
Artık beklemeyelim ya. Yetmedi mi?
Up the walls of Jericho,
He marched with spear in hand.
He marched with spear in hand.
"Go blow them ram horns" Joshua cried;
"Cause the battle is in my hand".
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
enough is enough,
joshua
Pazartesi, Ağustos 15, 2011
Lancelot ve Truman Capote
Truman Capote, tam bir megaloman piçsin. Seni sevmiyorum. Hiç hem de.
"Belki de karşımızdaki insanı öldürmeyi denemeliyiz. Buna cesaret etmeliyiz. Zaten insanlar karşılarındakini öldürmeye cesaret edemedikleri için kendilerini öldürüyorlar, dayanamayıp bu şekilde içinden çıkıyorlar."
Öyle mi dersin Truman? Ben tekrar düşün derim. İnsanlar herkesi öldürüyorlar. Aksini iddia etmek saflık olacak. Belki senin zamanlarında böyle değildi, bilmiyorum,spekülasyonlara da hiç açık sayılmam.
İnsanlar herkesi öldürüyorlar. Ya da o veya bu şekilde ölüyorsun işte.
Kendimizi kandırmayalım yani.
Savaşmayalım Capote, kendimizi üstün görmezsek, yapmaya ikimizin de pek meyilli olduğu gibi, savaşmayız bence. Evet, barış yapmak için hiçbir şey yok elimde ama yine de savaşmadığın her savaşı kaybetmiş sayılmazsın. Kaybetsen de kazanmış sayılabileceğin gibi.
Sonra Arthur o lanetli denizin lanetli kıyısındaki eve geldi. Kılıcı elindeydi, geceydi vakit. Ay ışığı kılıcında parıldadı. Birkaç kişi vardı yanında, yeterdi. Derfel hep yanındaydı, her zaman. Hepsinin kılıçları ellerindeydi. İçeri yavaşça girdi Arthur. Guinevere'i bulmaya, o veya bu şekilde.
Çığlıkları duydu, lanetli bir tanrıçanın adını, eşinin ağzından. O lanetli adamın adını duydu.
Kimdir kraliçemiz? Guinevere.
Kimdir kralımız? Lancelot.
Zevk içindeki ulumalarını duydu Arthur, Uther'in oğlu. Britanya ordularının kumandanı, Excalibur'un sahibi, Merlin'in seçilmişi. Dünyadaki tüm güç elinde bile olsa olacak şeyi engelleyemezdi. Tüm gücünü uğruna feda edeceği kadını o piç herifin kollarında görmesinden sonra değil.
Kalbi kırıldı.
O gece hepsinin başlarını kesti Arthur.
Guinevere'e sordu; "neden?"
Ne cevap almayı bekliyordun ki salak?
Guinevere'i bir kuleye kapattı ve Lancelot'u savaş alanında Derfel'e astırdı Arthur. Ne fayda ederdi ki? Lancelot'u bin kere diriltip bin kere tekrar öldürse eline ne geçerdi? Guinevere'i dünyanın en yüksek kulesine kapatsa eline ne geçerdi?
Tek istediği bir çiftlikti Arthur'un. Kılıcını duvara asmak, demirci ocağında demiri dövmek, saksonlardan,kandan,tahttan uzakta oğluyla toprağını ekmekti. Kalbi kırıldı. Britanya'da dövülmüş hiçbir kılıcın yapamadığı şeyi gölgesinden bile korkacak bir herif ve güzeller güzeli bir kadın yapabildiler. Kan bile akıtmadan. Avalon o ikisi için yaratılmıştı ya da Arthur böyle sandı.
Salak.
Yine de bazı şeyleri değiştiremezsiniz. Merlin'e bir gün denk gelirseniz bir ziyafet sırasında bunu ona sorun,aynısını söyleyecektir. Lancelot'u bin kere daha öldürürdü Arthur. Guinevere'e bin kere daha aşık olurdu. Ama en önemlisi şudur; Lancelot Guinevere'i bin kere daha sikerdi tabi. Merlin de aynı bu şekilde söyleyecektir.
Arthur'un da elinde barış yapabileceği çok bir şey yoktu anlayacağınız. Aşık olması bir şeyi değiştirmiyordu, tıpkı Lancelot'un Guinevere'i bin kere daha... Neyse,anladınız işte.
Bazen Britanya'nın en güçlü adamı olmanız hiçbir şeyi değiştirmez. Savaşmayın. Bırakın ağzınızı yüzünüzü en önemlisi; kalbinizi kırsınlar. İnsan doğası bunu yapmaya meyillidir, insanlar herkesi öldürürler. Arthur bunu öğrenmeyi hiç istemedi, biraz geç öğrenen bir doğası vardır. Bazen savaşmadığın bir savaşı kaybetmiş sayılmazsın, kaybettiğin savaşları kazanabileceğin gibi.
"Belki de karşımızdaki insanı öldürmeyi denemeliyiz. Buna cesaret etmeliyiz. Zaten insanlar karşılarındakini öldürmeye cesaret edemedikleri için kendilerini öldürüyorlar, dayanamayıp bu şekilde içinden çıkıyorlar."
Öyle mi dersin Truman? Ben tekrar düşün derim. İnsanlar herkesi öldürüyorlar. Aksini iddia etmek saflık olacak. Belki senin zamanlarında böyle değildi, bilmiyorum,spekülasyonlara da hiç açık sayılmam.
İnsanlar herkesi öldürüyorlar. Ya da o veya bu şekilde ölüyorsun işte.
Kendimizi kandırmayalım yani.
Savaşmayalım Capote, kendimizi üstün görmezsek, yapmaya ikimizin de pek meyilli olduğu gibi, savaşmayız bence. Evet, barış yapmak için hiçbir şey yok elimde ama yine de savaşmadığın her savaşı kaybetmiş sayılmazsın. Kaybetsen de kazanmış sayılabileceğin gibi.
Sonra Arthur o lanetli denizin lanetli kıyısındaki eve geldi. Kılıcı elindeydi, geceydi vakit. Ay ışığı kılıcında parıldadı. Birkaç kişi vardı yanında, yeterdi. Derfel hep yanındaydı, her zaman. Hepsinin kılıçları ellerindeydi. İçeri yavaşça girdi Arthur. Guinevere'i bulmaya, o veya bu şekilde.
Çığlıkları duydu, lanetli bir tanrıçanın adını, eşinin ağzından. O lanetli adamın adını duydu.
Kimdir kraliçemiz? Guinevere.
Kimdir kralımız? Lancelot.
Zevk içindeki ulumalarını duydu Arthur, Uther'in oğlu. Britanya ordularının kumandanı, Excalibur'un sahibi, Merlin'in seçilmişi. Dünyadaki tüm güç elinde bile olsa olacak şeyi engelleyemezdi. Tüm gücünü uğruna feda edeceği kadını o piç herifin kollarında görmesinden sonra değil.
Kalbi kırıldı.
O gece hepsinin başlarını kesti Arthur.
Guinevere'e sordu; "neden?"
Ne cevap almayı bekliyordun ki salak?
Guinevere'i bir kuleye kapattı ve Lancelot'u savaş alanında Derfel'e astırdı Arthur. Ne fayda ederdi ki? Lancelot'u bin kere diriltip bin kere tekrar öldürse eline ne geçerdi? Guinevere'i dünyanın en yüksek kulesine kapatsa eline ne geçerdi?
Tek istediği bir çiftlikti Arthur'un. Kılıcını duvara asmak, demirci ocağında demiri dövmek, saksonlardan,kandan,tahttan uzakta oğluyla toprağını ekmekti. Kalbi kırıldı. Britanya'da dövülmüş hiçbir kılıcın yapamadığı şeyi gölgesinden bile korkacak bir herif ve güzeller güzeli bir kadın yapabildiler. Kan bile akıtmadan. Avalon o ikisi için yaratılmıştı ya da Arthur böyle sandı.
Salak.
Yine de bazı şeyleri değiştiremezsiniz. Merlin'e bir gün denk gelirseniz bir ziyafet sırasında bunu ona sorun,aynısını söyleyecektir. Lancelot'u bin kere daha öldürürdü Arthur. Guinevere'e bin kere daha aşık olurdu. Ama en önemlisi şudur; Lancelot Guinevere'i bin kere daha sikerdi tabi. Merlin de aynı bu şekilde söyleyecektir.
Arthur'un da elinde barış yapabileceği çok bir şey yoktu anlayacağınız. Aşık olması bir şeyi değiştirmiyordu, tıpkı Lancelot'un Guinevere'i bin kere daha... Neyse,anladınız işte.
Bazen Britanya'nın en güçlü adamı olmanız hiçbir şeyi değiştirmez. Savaşmayın. Bırakın ağzınızı yüzünüzü en önemlisi; kalbinizi kırsınlar. İnsan doğası bunu yapmaya meyillidir, insanlar herkesi öldürürler. Arthur bunu öğrenmeyi hiç istemedi, biraz geç öğrenen bir doğası vardır. Bazen savaşmadığın bir savaşı kaybetmiş sayılmazsın, kaybettiğin savaşları kazanabileceğin gibi.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
lancelot bir piçtir,
truman capote
Perşembe, Ağustos 11, 2011
The Answer To Your Question
-Why does he love her so much? I mean, what's so special about her?
-I don't know. I don't think I've ever known. But sometimes you get it right the first time and then it defines your life. It becomes who you are.
-I don't know. I don't think I've ever known. But sometimes you get it right the first time and then it defines your life. It becomes who you are.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
you get it right the first time
Çarşamba, Ağustos 10, 2011
The Sounds
Fuck.
Sonra da fark ettim ki; elimizde kalan şeyler bizi oluşturuyormuş. Elimizde olmasını dilediklerimiz değil.
Dün gece bana dedi ki;
"Kimsin sen?"
"Ben birçok kişiyim."
"İyi ama kimsin."
"Hangisini bilmek istiyorsun?"
"Seni, kendini tanımladığın şekli."
"Ben benim, Cenk. Nokta."
"Daha iyisini yapabilirsin."
"Bu zaten en iyisi."
"Peki."
"Ne anlatacağım ki?"
"Peki."
O aralarda fark ettim ki elimizde kalanlar bizi oluşturuyorlar. Bir parça bile fazlası değil. Elimde kalan bu; Cenk. Nokta. Bazıları size bunun yeterince iyi olduğunu söyleyebilir. Belki de öyledir.
Fuck.
Sonra dün gece dedim ki;
"Kısaca anlatayım."
"Anlat."
"Ben sen daha lisedeki sırana erkek arkadaşının adını yazarken makine mühendisliği diye bir şeylerle uğraşıyordum, derslerimden kalıyordum. Şarkılar yazdım, yerler dolaştım. Bir sürü farklı şeyden para kazandım. Hayalini bile kuramayacağın kadınlarla beraber oldum. Aşık oldum. Aldatıldım. Aldım, sattım, alındım, satıldım. Hikayeler yazdım, anlattım. Özür diledim. Ben buyum. Cenk. Mutlaka bir yerlerde duymuş olmalısın. Şimdi bana sen nesin mi diyorsun?"
"Megalomansın yani."
"Evet. Belki."
"Neden?"
"Öyle olmak istedim, kendimi düşündüm. Bu replik Star Wars'dan. Eğer henüz izlemediysen 4.den başla."
"Sen Anakin'sin."
"Ben Anakin'im."
Biterken aklımda artık çalmadığım şarkıların notaları uçuşuyordu. Parmaklarım sızladı, kulaklarım uğuldadı.
"...If I go, I'm going on fire; I'll let my anger take me there..."
Sonra da fark ettim ki; elimizde kalan şeyler bizi oluşturuyormuş. Elimizde olmasını dilediklerimiz değil.
Dün gece bana dedi ki;
"Kimsin sen?"
"Ben birçok kişiyim."
"İyi ama kimsin."
"Hangisini bilmek istiyorsun?"
"Seni, kendini tanımladığın şekli."
"Ben benim, Cenk. Nokta."
"Daha iyisini yapabilirsin."
"Bu zaten en iyisi."
"Peki."
"Ne anlatacağım ki?"
"Peki."
O aralarda fark ettim ki elimizde kalanlar bizi oluşturuyorlar. Bir parça bile fazlası değil. Elimde kalan bu; Cenk. Nokta. Bazıları size bunun yeterince iyi olduğunu söyleyebilir. Belki de öyledir.
Fuck.
Sonra dün gece dedim ki;
"Kısaca anlatayım."
"Anlat."
"Ben sen daha lisedeki sırana erkek arkadaşının adını yazarken makine mühendisliği diye bir şeylerle uğraşıyordum, derslerimden kalıyordum. Şarkılar yazdım, yerler dolaştım. Bir sürü farklı şeyden para kazandım. Hayalini bile kuramayacağın kadınlarla beraber oldum. Aşık oldum. Aldatıldım. Aldım, sattım, alındım, satıldım. Hikayeler yazdım, anlattım. Özür diledim. Ben buyum. Cenk. Mutlaka bir yerlerde duymuş olmalısın. Şimdi bana sen nesin mi diyorsun?"
"Megalomansın yani."
"Evet. Belki."
"Neden?"
"Öyle olmak istedim, kendimi düşündüm. Bu replik Star Wars'dan. Eğer henüz izlemediysen 4.den başla."
"Sen Anakin'sin."
"Ben Anakin'im."
Biterken aklımda artık çalmadığım şarkıların notaları uçuşuyordu. Parmaklarım sızladı, kulaklarım uğuldadı.
"...If I go, I'm going on fire; I'll let my anger take me there..."
Never Been So Much Fun
"Trying to get over the one that ran away..."
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
californication,
hank moody,
trying
Pazartesi, Temmuz 18, 2011
Sık
Selam.
Yorgunluk.
Kendinizi haksızlığa uğruyor gibi mi hissediyorsunuz? Bana da oluyor, pek sık hem de.
Yapacak bir şey bulamıyorum; ama öte yandan bu benim, bu benim yaşantım, kendime seçtiğim yaşantı. O yüzden gerisi çok da fark etmiyor; yapacak bir şey olsa da, olmasa da.
Bye bye.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
can sıkıntısı,
yorgunluk
Salı, Haziran 07, 2011
Dead Man
"It's preferable not to travel with a dead man."
Henri Michaux
Adam haklı bence.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
dead man,
henri michaux
Hel
Zor işleri kimler yapmalı?
Yapabilenler.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
nicholai hel,
zor işler
Pazar, Haziran 05, 2011
Elektrik
"Hiç daha önce bir elektrik trafosu için iki kelime bir şey yazdın mı?"
Sabah 6-7 civarıydı, bunu düşünüp duruyordum. Bir anda kendimi hafiflemiş hissettim. İnsan içindeki ağırlıkları kolay kolay atamıyor olabilir ama bu onlarla beraber hafiflemeyecek anlamına gelmiyor sanırım. Kendimi hafiflemiş hissettim. İlk kez bu saate kadar uyudum. Garip.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
elektrik trafosu,
hafif
Cuma, Haziran 03, 2011
Geç Kalmışız
Altıncı tekilanın sonları; bira şişeleri ve küçük sevimli bardaklar bar tezgahının üzerinde duruyor, toplanmamış. Benim için fark etmez. Kimse için fark etmez galiba. Ne de olsa mide bulandırıcı bir tuz ve limon deryasının içinde yüzüyoruz. Sol tarafımdan şöyle bir cümle geliyor;
"Cenk."
"Efendim?"
"Bu gece az içelim mi?"
"İçelim yavrum, benim için fark etmez."
Dedim ya zaten kimse için fark etmez. Sonra tezgahın üstündeki bardaklar falan sayılıyor.
"Oooof."
"Ne oldu?"
"Geç kalmışız..."
"Ne için?"
"Geç kalmışız işte salak."
"Ha, peki. O zaman Salih'e seslenelim de bize bir şeyler getirsin mi?"
"Bilmem, getirsin mi?"
"Getirsin."
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
içmekler,
küçük sevimli bardaklar,
salih
Pazartesi, Mayıs 23, 2011
It's Getting Cold On This Island
60ların ortalarıydı, net olarak hatırlamıyorum. Paris'de bir cafede üç beş arkadaşla oturuyorduk. Yé-yé müzik akımı her tarafı sarmıştı ve biz bundan son hızla kaçıyorduk. Karşımda oturan şık giyimli kadın sürekli olarak bana neden kaçtığımızı soruyordu, ben de o kadar şık giyimli olmadığımdan pek de yanıt vermiyordum. Akşam genelevden bozma bir yerde klarnet çalan bir adamın çalıyor olacağını öğrenmiştik ve ben herkesi gitmek için teşvik etmeye çalışıyordum. Canım blues dinlemek istiyordu, yé-yé olsun ya da olmasın. Tam karşımda oturan kadın yanımda oturan kadından makyajını kontrol etmek için aynasını isterken garson masamıza teşrif etti ve hepimizi çok büyük dertlerden kurtardı. Büyük adamlardı şu garsonlar, o zamanlar en azından. Sağ yanımda oturan beyefendinin sipariş ettiği kahve hiç iç açıcı gözükmese de, garson önüme lapsang souchongumu koyduğunda içim rahatladı. Kokusunu içime çektim, keyfim biraz olsun yerine geliyordu şimdi. Kim demiş ki 60larda Paris'de çay içemezsin diye? Sonuçta lanet doğulular çayı buraya da gönderiyorlardı, ama bu hanımlar ve beyefendiler kahve, dana eti, biraz peynir ve şarapla kafayı bozmuş vaziyetteydiler. Bu beni delirtiyordu, ama yine de burada, onlarla oturuyordum. Saatime baktım, akşama daha çok vardı, canım sıkılıyordu. Dünyadaki en boktan turist kafilesiydik. Bir an için yan masaya geçmeyi düşündüm, ama hayır bu hiç yakışık almayacaktı. Kibarlığı elden bırakmamalıydım. Kibarlık. Son anda bana hitap ettiğini anladığım sesi yakalayıp, düşüncelerimden sıyrılmayı başardım.
"Çok kibar bir beyefendiye benziyorsunuz" dedi kadın.
"Konuşmuyorum, ondandır" dedim. Makyajı gerçekten de kötüydü ama aynanın bunu değiştirebildiğini sanmıyorum, bunu belirtmemeye karar verdim. Gülümsemedim. Çay bardağı ve güneş gözlükleri yüzümü tamamen örtüyordu ne de olsa. Aslında böyle bir yanıt vermek istememiştim, çok sıkılmış olmalıyım.
"Hadi kalkalım" dedim, herkese hitap ederek.
Yürümeye başladık. Birkaç tane daha cafe ve birkaç tane daha boktan dükkan sonra ki bir türlü istediğim şeyleri satan bir bakkal dükkanı bulamazken etrafımdaki bu insanlar nasıl o kadar şeyi satın alabildiler bilmiyorum, akşam oldu. Işıklar yandı. Biraz daha rahatladım, gözlüklerimi çıkarmadım. Üşeniyordum.
"Neden bu kadar sıkıntılı görünüyorsun?" dedi adımlarını hızlandırıp yanıma gelen bıyıklı beyefendi.
"Burası beni sıkıyor diyemeyeceğim, aslında keyifliyim, ama içim rahat değil" dedim.
O an yapmasından en çok korktuğum şeyi yaptı. Elini sırtıma hafifçe vurup güldü. Bunu yapınca içimin rahat etmesi gerekiyordu. Tahmin edilebileceği gibi; etmedi. Bunu adama çaktırmadım. Yürümeye devam ettik. O anda merak ettim, acaba bu adamlarla bu kadınlar sevişiyorlar mıydı? Bunu düşünmek beni keyiflendirdi. Şimdi kendime dünyanın en gereksiz ve işe yaramaz eğlencelerinden birini bulmuştum. Dikkatimi verebileceğim saçma bir şey çıkarabilmiştim. Yine de çok düşünmem gerekmedi. Ellerimi cebime soktum ve tam o anda şarkıyı duydum, bir kapıdan çıkıp kulağıma gelen.
Doğru şarkıyı bulmuştum. Şimdi şarap içmeye başlayabilirdik belki. Gerekirse terbiyemi bozacaktım, gelmek istemezlerse devam etmelerini söyleyecektim. Bereket, sorun çıkarmadılar. Zaten tüm bunlar onlar için çok büyük, çok muhteşem görünüyor olmalıydı. Bir sürü para harcadıkları yerlerden sonra salaş bir yerde kaltesiz bir şarap içecekler ve bundan gurur duyacaklardı. Diplomalı bohemler olacaklardı. Bu fikir beni eğlendirdi, ama hangisinin hangisiyle seviştiğini tahmin etmek kadar değil.
"Buraya daha önce geldiniz mi?" diye sordu makyaj aynası olan kadın.
"Her yaz birkaç kez gelirim, Paris'deki en sevdiğim yerlerden biridir" diye yalan söyledim. Sevilecek bir yanı yoktu. Tekrar gelinecek bir yanı yoktu. Rutubet kokuyordu, buradaki garson sabahki çayı servis eden adamdan çok daha beter görünüyordu ve içeride çok ağır bir hava vardı. Sigara dumanının gözlerimi yakarkenki sesini duyabiliyordum. Ama müzik güzeldi. Artık aramızda saçma bir bağ oluşmuş olan bu insanları bir masaya oturttum ve tuvalete gitme bahanesiyle bardaki sevimli hanımefendiden bir şişe şarap ve mümkünse temiz bir kadeh rica ederek sahneye yakın bir yere oturdum. Terbiyesizlik olsun ya da olmasın, bu kadarını hak ediyordum bence.
Elinde mikrofonu tutan kadın bana başıyla selam verdi. En azından selam verdiğine yemin edebilirdim. Kontrbas çalan beyaz tenli, kel, yaşlı adama baktı ve başka bir şarkı söylemeye başladılar. Hüzün içime doldu. Canım sıkıldı. Yine de oradan kalkamadım. Saplanıp kalmıştım sanki. Artık gerçekten dostlarıma -artık onlara dostlarım demem uygundu bence- ne olduğunu pek umursamıyordum. Şanslıysam gururlu bohemler olarak eve döneceklerdi. Bense buradan kurtulup onların tam aksine gidip lüks bir restoranda tüm paramı güzel bir takım yiyeceklere harcamak, biraz daha çay içmek ve gidip yatmak istiyordum. Mümkünse birkaç gün. Yine de oradan kalkamadım. Elim şişeye gitti. Kulaklarım uğulduyordu, yine de şarkıyı duyuyordum.
Kadının sesi çok hüzünlüydü, ama artık umrumda değildi. Çırılçıplaktım sanki ama üşümüyordum.
"Hello my love,
It's getting cold on this island
I'm sad alone, I'm so sad on my own..."
Şarabı bitirdim. Otele dönemedim. Gidip bir uçak bileti satın aldım. Uçaklar muhteşemdi, yine de şimdi bunu düşünmek istemiyordum. Biletin nereye olduğuna aldırmıyor gibi görünmeye çalıştım. Aldırdığım her halimden belliydi. Yanımdaki o hanımefendilere ve beyefendilere ne olmuştu acaba? İşte buna gerçekten aldırmıyordum. Çay içebileceğim en yakın yeri gözüme kestirip gözlüklerimle yüzümü kapattım. Kulaklarım uğulduyordu.
Şunlarla ilgiliydi sanırım:
diplomalı bohemler,
island blues
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)